Dolaşım Sistemleri

08.04.2020
24
Dolaşım Sistemleri

Çok hücreli canlıların tek hücrelilere göre en önemli dezavantajı, hücre sayısının artmasından dolayı tüm hücrelerin dış ortamla bağlantısının olmamasıdır. Bu nedenle çok hücreli canlılar; besin, oksijen benzeri maddelerin temin edilmesi ve atıkların hücrelerden uzaklaştırılması için bir sisteme gereksinim duyarlar. Dolaşım sisteminin görevi, hücrelerin gereksinim duyduğu maddeleri hücrelere kadar getirmek ve atık maddeleri hücrelerden alarak uzaklaştırmaktır.

İnsanda dolaşım sistemi üç temel ögeden oluşmaktadır. Bunlar maddelerin taşınmasını sağlayan kan, kanın tüm hücrelere kadar yayılmasını sağlayan damarlar ve damarlardaki kanın akışı için gerekli itici gücü bir pompa benzeri sağlayan kalptir.

Kan Dolaşımı

Kalp

Kalp, damarlar içindeki kanın vücudu dolaşması için gerekli gücü pompalama ile meydana getiren organdır.

Kalbin Yapısı

Kalp, göğüs boşluğunun merkezinde, göğüs kemiğinin arkasında sol akciğere daha yakın olarak bulunur. Kalp kasından oluşan kalp, ortalama bir yumruk büyüklüğündedir ve üstte iki kulakçık, altta iki karıncık olmak üzere dört odacıktan oluşur.

Kalp, dıştan içe doğru perikard, miyokard ve endokard olarak isimlendirilen üç katlı bir yapıdan oluşmuştur. En dışta bulunan perikardın kalbi koruyucu özelliği vardır. İki tabakadan oluşan perikardın iç kısmındaki zara epikard adı da verilir. Perikardın iki tabakası arasında kalbin çalışmasını kolaylaştıran ve sürtünmeyi azaltan perikard sıvısı bulunur. Miyokard kalbin kas tabakasıdır ve kanın vücuda pompalandığı sol karıncıkta öteki odalara göre nispeten daha kalındır. En iç tabaka olan endokard ise ince epitel tabakadan oluşmuştur.

Kalbin kulakçıkları ile karıncıkları arasında tek yöne doğru açılan ve kanın tek yönlü olarak geçmesini sağlayan kapaklar bulunur. Bunlardan sağ kulakçık ile sağ karıncığın arasında bulunana triküspit kapak, sol kulakçık ile sol karıncık arasında bulunana ise biküspit veya mitral kapak adı verilir. Ayrıca kalpten çıkan kanı götüren aort ve akciğer atardamarlarının başlangıç kısımlarında yarım ay (semilunar) kapakları adı verilen tek yöne açılan kapaklar bulunur. Bu kapaklar karıncıkların kasılmasıyla atardamarlara geçen kanın, karıncıklar gevşediğinde kalbe geri dönmesini engeller. Kapakçıkların birinde veya daha fazlasında olabilecek bir bozukluk, kalpte üfürüm olarak adlandırılan, kanın gitmesi gereken yönün tersine doğru geçmesi rahatsızlığına neden olabilir. Kapakçıklardaki problem doğuştan olabileceği benzeri sonradan geçirilen ateşli bir hastalık veya enfeksiyon sonucunda da ortaya çıkabilir.

Kalbin sağ tarafında oksijence fakir, karbondioksitçe zengin “kirli kan”, sol tarafında ise oksijence zengin, karbondioksitçe fakir “temiz kan” bulunur.

Kalp, hayat boyunca kasılıp gevşeyerek vücut hücrelerine kan pompalar fakat kalp kasının bu kasılma faaliyetleri için gerekli olan metabolik ihtiyacının karşılanması gerekir. Kalp, besin ve oksijen ihtiyacını içinde bulunan kan yoluyla karşılamaz. Kalbin sol karıncığından çıkarak vücuda kan dağıtan aort damarından dallanan koroner damarlar kalbe bağlanarak kalbi besler.

Kalbin Çalışması

Kalbin kanı vücuda pompalaması, kalp kaslarının birbirleriyle uyumlu ve ritmik bir şekilde kasılıp gevşemesiyle gerçekleştirilir. Kalbin bir odacığının gevşemesiyle o odacığa kan dolar; kasılması ile de odacıktaki kan, damarlara veya öteki odacığa aktarılır. Kalp kasının kasılmasına sistol, gevşemesine ise diastol adı verilir. Kalbin kulakçıkları özdeş anda kasılırken bu sırada karıncıklar gevşer, karıncıklar kasıldığında ise kulakçıklar gevşer.

Kalp atışının düzenli ve devamlı olması çok önemlidir. Çünkü kalbin birkaç dakikalığına durması, beyni ve vücudu oksijensiz bıraktığından ölüme neden olmaktadır. Kalp, çalışması için gerekli sinirsel uyarıyı kendi kendine oluşturabilme özelliğindedir. Yani bir süreliğine merkezi sinir sisteminden ayrılan kalp, kasılma için gerekli uyarıları kendisi üreterek kasılıp gevşemeye devam edecektir.

Kalbin bu şekilde kendi kendini uyarabilmesini sağlayan ve kalp kasının kasılma hızını belirleyen en önemli yapı, sağ kulakçığın üst arka duvarında ki sinoatrial (SA) düğümdür. SA düğümü, tıpkı bir sinir hücresinin yaptığı benzeri kulakçık kaslarını düzenli olarak uyararak kulakçıkların kasılmasını sağlar.

Daha sonra bu uyarılar sağ ve sol karıncık arasında ki atrioventriküler (AV) düğüm adı verilen farklı bir özel dokuya gelir. Burada uyarının aşağı yukarı 0,10 saniye bekletilmesiyle kulakçıklardaki kan, karıncıklara aktarılmış olur. AV düğümünden çıkan uyarı, his demetleri ve Purkinje lifleri adı verilen kas lifleri ile karıncıklara dağılır. Bu uyarı sayesinde karıncıklar kasılır; kan, sağ ve sol karıncıktan atardamarlara aktarılır.

Kalp döngüsü adı verilen bu süreç aşağı yukarı 0,85 saniye sürer. Bu sürenin aşağı yukarı 0,15 saniyesi kulakçıkların kasılması, 0,30 saniyesi karıncıkların kasılması, 0,40 saniyesi ise kalbin dinlenmesi ile geçer. Kalbin her kasılmasında atardamarlara bir miktar kan yollanır. Kanın damarlara basınç yapmasıyla damar çeperi bir miktar genişler. Bu genişleme el bileği, şakak benzeri bölgelerde hissedilir ve bu basınç dalgalanması ile kalbin atış hızı ölçülebilir. Nabız adı verilen bu basınç dalgalanmaları, sağlıklı bir insanda dakikada 60-80 defa tekrarlanır.

His demetleri ve Purkinje lifleri ile uyarı karıncıklara dağıtılır ve karıncıklar kasılır karıncıklardaki kan, atardamarlarla kalpten uzaklaşırken kulakcıklar gevşer ve kan ile dolar.

Kalp her zaman özdeş hızda çalışmaz. Bazı durumlarda hızı değişebilir. Kalbin kasılma hızını etkileyen faktörler şu şekilde özetlenebilir:

  • Adrenalin, noradrenalin ve tiroksin hormonları kalbin atış hızını artırır.
  • Asetilkolin hormonu kalbin atış hızını azaltır.
  • Kanda karbondioksit yoğunluğunun artması kanın pH’ını azaltır ve kalp atış hızı artar.
  • Nikotin, kafein, tein benzeri bazı kimyasallar kalp atış hızını artırır.
  • Ateşli hastalıklarda vücut sıcaklığının 1 °C artması, kalbin atış hızını aşağı yukarı 10 atım/dakika artırır.

Kanın Vücuttaki Dolaşımı

Kan vücutta iki büyük sistem halinde dolaşır. Bu sistemler küçük kan dolaşımı ve büyük kan dolaşımı olarak adlandırılır.

Küçük Kan Dolaşımı

Kirli (oksijence fakir) kanın kalpten çıkarak akciğerlere götürülmesi ve temizlendikten sonra tekrar kalbe geri dönmesi sürecindeki dolaşımdır.

Sağ kulakçık, akciğer hariç vücudun öteki organlarından gelen kanın alt ve üst toplardamarlarla getirildiği odacıktır. Sağ kulakçık gevşediğinde kirli kan ile dolar, kasıldığında ise içindeki kirli kan triküspit kapaktan geçerek sağ karıncığa gider.

Sağ karıncığın kasılmasıyla küçük kan dolaşımı başlar, kirli kan akciğer atardamarları ile akciğere götürülür. Akciğer kılcallarında, alveollerle kan arasında madde alışverişi gerçekleşir. Kandaki karbondioksit alveollere geçerken, alveollerdeki oksijen kana geçer ve kan oksijence zengin hale döner, yani temizlenmiş olur. Kan akciğer toplardamarı ile kalbin sol kulakçığına döner.

Büyük Kan Dolaşımı

Vücut hücrelerine oksijence zengin temiz kanın atardamarlarla götürüldüğü ve vücut hücrelerinde üretilen karbondioksitin ve atıkların toplardamarlarla kalbe geri döndürüldüğü dolaşımdır.

Akciğerlerden temizlenmiş olarak sol kulakçığa gelen kan, sol kulakçık kasıldığında mitral kapaktan geçerek sol karıncığa iner. Sol karıncığın kasılmasıyla büyük dolaşım başlar. Sol karıncıktan çıkan aort vücut hücrelerine kan götüren ana damardır. Aort ile sol karıncıktan çıkan kan baş, kollar, iç organlar ve bacaklara kadar madde taşır. Vücut kılcal damarlarında madde alışverişi yapıldıktan sonra vücudun alt kısmından toplanan kan, alt ana toplardamarla, üst kısımdan toplanan kan ise üst ana toplardamarla kalbin sağ kulakçığına getirilir.

Kan Damarları

Dolaşım sisteminin merkezinde kalp bulunmasına rağmen kanın tüm vücut hücrelerine kadar iletilebilmesi damarlar sayesinde gerçekleşir.

Vücutta üç tür damar bulunur. Bunlar atardamar, kılcal damar ve toplardamardır.

Atardamarlar

Kalpten çıkan kanı taşıyan damarlardır. Akciğer atardamarı hariç vücuttaki tüm atardamarlar oksijence zengin kan taşır. Atardamarlar kan götürdüğü organa göre isimlendirilirler (Örneğin; akciğer atardamarı, böbrek atardamarı…).

Atardamarlar üç tabakalı bir yapıya sahiptir. En dışta kolajen ve elastik liflerden oluşan bağ doku, ortada elastik lifler de içeren düz kaslar ve en içte tek katlı yassı epitel dokudan oluşan endotel bulunur.

Atardamarlarda kan basıncı öteki damarlara oranla daha yüksektir. Bu basınçtan dolayı zarar görmemesi için düz kas tabakasında bol miktarda elastik lif bulunur.

Kılcal Damarlar

Kılcal damarlar atardamarlar ile toplardamarlar arasında bulunur. Genellikle tek katlı endotel tabakadan oluşan kılcal damarlar madde alışverişinin gerçekleştiği yerlerdir. Vücuttaki damarların büyük bir çoğunluğu kılcal damarlardan oluşur. Tek bir kılcal damarın kesiti atardamar ve toplardamardan dar olmasına rağmen, kılcal damarların toplam kesit alanı atar ve toplardamarlardan fazladır. Bu sebepten dolayı kılcal damarlarda kanın akış hızı azalır.

Toplardamarlar

Kanı kalbe geri götüren damarlardır. Akciğer toplardamarı hariç vücuttaki tüm toplardamarlar kirli kan taşır. Yapısı atardamarlarınkine benzemesine rağmen yapısındaki elastik lifler daha azdır, düz kas tabakası daha incedir. Vücutta kalbin alt seviyesindeki kan, toplardamarlarda yer çekimine zıt yönde hareket ettiğinden bu hareketi kolaylaştıracak faktörlere gereksinim duyulur. Toplardamardaki kanın kalbe geri dönüşünde etkili faktörler şunlardır:

  • Toplardamarların yapısındaki tek yöne açılan kapaklar
  • İskelet kaslarının kasılıp gevşemesi sırasında kasların baskı yaparak damarları sıkıştırması
  • Kulakçıkların gevşemesi sırasında oluşan emme basıncı
  • Nefes alıp verme sırasında oluşan göğüs kafesindeki basınç değişiklikleri
  • Atar ve kılcal damarların içindeki kanın itme basıncı
Kılcal Damarda Madde Alışverişi (Starling Hipotezi)

Kılcal damarlar tüm vücuda bir ağ benzeri dağılan ve her birinin çapı çok az olmasına rağmen toplam kesit alanı yukarıdaki grafiklerde görüldüğü benzeri öteki damarlardan fazla olan damarlardır. Bu nedenle kılcal damarlarda kanın akış hızı en düşük noktaya iner.

Hücrelerin içinde bulunduğu doku sıvısı ile kan arasındaki madde alışverişi kılcal damarlarda gerçekleşir. Kılcal damarların atardamar ucunda kan basıncı en yüksek seviyedir (aşağı yukarı 32 mmHg). Bu kan basıncı, kanın içindeki küçük moleküllerin damardan doku sıvısına geçmelerini sağlar. Aynı zamanda kılcal damarda ki ve hücre zarından geçemeyen plazma proteini benzeri bazı büyük moleküller de kılcal damarın her noktasında sabit olan bir ozmotik basınç yaratır (aşağı yukarı 22 mmHg).

Bu ozmotik basınç ise doku sıvısının içindeki maddelerin emme kuvveti ile kana geçmesini sağlamaktadır. Kan basıncı ile ozmotik basınç farkından dolayı kılcal damarın atardamar ucunda madde geçişi, damardan doku sıvısına doğru gerçekleşir. Toplardamar ucuna gidildikçe kaybedilen sıvının etkisi ile kan basıncı azalır; önce ozmotik basınç ile özdeş seviyeye gelir ve toplardamar ucuna gidildikçe ozmotik basıncın altına (aşağı yukarı 15 mmHg) düşer. Bu durumda ise ozmotik basıncın etkisiyle doku sıvısından kılcal damarlara madde geçişi olur.

Kan basıncının etkisiyle damardan doku sıvısına geçen su ve maddeler, doku sıvısından damara geçen su ve maddelerden fazladır. Bu durumda kan, su ve madde kaybeder, kanın hacmi azalır; doku sıvılarındaki su ve madde miktarı artar. Artan su ve maddeler kılcal lenf damarlarına geçer ve lenf dolaşımı ile tekrar kan dolaşımına katılır; kanın hacimce azalması engellenmiş olur.

Doku sıvısının artması olayına ödem adı verilir. Ödemin çeşitli sebepleri vardır:

  • Kılcal lenf damarları tıkanırsa doku sıvısında artan su ve maddeler tekrar kan dolaşımına katılamaz ve ödem oluşumu görülür.
  • Kan basıncının yüksek olması ve düşmemesi, damarlardan doku sıvısına daha fazla madde geçişine neden olur ve ödem oluşur.
  • Kanın ozmotik basıncının normalden düşük olması, doku sıvısından kana madde geçişinin yeterli miktarda olmasını engeller ve ödem oluşumuna neden olur.
  • Doku sıvısının ozmotik basıncının artması (sürekli çok tuzlu besinlerle beslenmek) doku sıvısındaki suyun tutulmasına ve kılcal lenf damarlarına geçmesini engellemeye neden olur ve ödem oluşur.
Tansiyon

Damarlardaki kanın damar çeperine yaptığı basınca tansiyon adı verilir. Karıncıkların kasılmasıyla damarlardaki basınç artar. Karıncıkların kasılmasıyla damarlarda oluşan en yüksek basınca büyük tansiyon, karıncıkların gevşemesiyle damarlarda oluşan en düşük basınca ise küçük tansiyon adı verilir.

Tansiyon sfigmomanometre adı verilen alet ve stetoskop ile ölçülür. Tansiyonu ölçülecek kişi oturur vaziyette iken kolu biraz sarkık vaziyette ve bir desteğin üzerinde hareketsiz tutulur. Sfigmomanometrenin manşet adı verilen kısmı dirseğin 2-3 cm üstüne yerleştirilir, altına stetoskop konur ve bir pompa ile manşet şişirilir. Bu sırada sfigmomanometrenin göstergesindeki basınç değeri kontrol edilir, tahmin edilenin biraz üstüne kadar gelmesi sağlanır. Bu durumda oluşan basınçtan dolayı kanın kolda akması engellenmiş olur.

Daha sonra pompanın hava salma vidası saniyede 2-3 çizgi azalacak şekilde yavaşça gevşetilir ve stetoskoptan ses gelmesi beklenir. Duyulan ilk ses, büyük tansiyon değerini verir. Bu basınç seviyesinde kan damardan akmaya başlamıştır. Vida gevşemeye devam ettirildiğinde sesin son duyulduğu değer ise küçük tansiyondur. Artık iyice gevşeyen damarda kan serbestçe akmaya başladığından ses duyulamaz. Normal bir insanda büyük tansiyon (sistolik basınç) 120-140 mmHg, küçük tansiyon (diastolik basınç) 70-90 mmHg’dir.

Kan

Dolaşım sıvısı olan kan, yetişkin bir erkekte aşağı yukarı 5-6 litre, kadında ise 4-5 litre kadardır. Sudan daha yoğun olan kanın özgül ağırlığı ise aşağı yukarı 1,05 g/mL’dir. Kanın pH’ ı çok sınırlı bir aralıkta tutulur ve ortalama 7,4’tür. Kan pH’ındaki değişiklikler ölüme neden olabilir. Vücut sıcaklığından biraz daha fazla yüksek olan kanın sıcaklığı 38 °C’dir. Kanın vücutta birçok görevi vardır. Bunları şu başlıklar altında özetleyebiliriz:

  • Taşıma görevi: Oksijen, karbondioksit, besin, hormon ve metabolik artıkları taşır.
  • Düzenleme görevi: Vücudun su, elektrolit ve pH dengesini ayarlar. Vücut sıcaklığının sabit kalmasını sağlar.
  • Savunma görevi: Vücudu mikroplardan ve hastalıklardan korur.
  • Koruma görevi: Yaralanan ve hasar gören damarlardan ortaya çıkabilecek kan kaybını pıhtılaşma mekanizması ile engeller.

Kanın Yapısı

Kan, santrifüj edilecek olursa aşağı yukarı %45’inin kan hücrelerinden (alyuvar, akyuvar ve kan pulcukları) ve aşağı yukarı %55’inin hücrelerin içinde bulunduğu plazmadan oluştuğu görülür.

Kan Plazması

Hücrelerin içinde bulunduğu plazmanın büyük bir kısmı (%90) sudur. Hücrelerin ve dokuların su ihtiyacı plazmadan karşılanır. Plazma suyun dışında albumin, globulin, fibrinojen, antikor benzeri plazma proteinleri (%7), geri kalan kısımda ise besin maddeleri, metabolik artıklar, oksijen ve karbondioksit, bazı mineraller, iyonlar ve elektrolitler içerir. Eğer plazma içindeki fibrinojen benzeri proteinler plazmadan ayrılırsa kan serumu elde edilir.

Kan Hücreleri

Kanda üç tür hücre bulunur. Bunlar alyuvar (eritrosit), akyuvar (lökosit) ve kan pulcuğudur (trombosit).

Alyuvarlar (Eritrositler, Kırmızı Kan Hücreleri)

Kan hücrelerinin %99’undan fazlası alyuvarlardan oluşur. 1 mm3 kanda erkeklerde aşağı yukarı 5-6 milyon, kadınlarda ise 4-5 milyon alyuvar bulunur. Vücutta ise aşağı yukarı 25 trilyon alyuvar hücresi bulunur. Disk şeklinde olan alyuvarlar, kırmızı kemik iliğinde üretildikten birkaç gün sonra çekirdeklerini ve öteki organellerini kaybederler.

Bunun sebebi daha fazla oksijen taşıyabilmektir. Alyuvarların sitoplazmasında hemoglobin adı verilen ve yapısında demir olan, oksijen taşımaya yarayan protein bulunur. Alyuvarlar, çekirdek ve organelleri olmadığından öteki hücrelere oranla daha az yaşarlar; ömürleri aşağı yukarı 120 gün kadardır. Daha önce sindirim sistemi konusunda da anlatıldığı benzeri yaşlanan hücreler karaciğerin kupfer hücrelerinde parçalanmaktadır. Ayrıca olgun alyuvarların mitokondrileri olmadığından oksijenli solunum yapamazlar, anaerobik yolla enerji üretirler.

Akyuvarlar (Lökositler, Beyaz Kan Hücreleri)

Yetişkin bir insanda 1 mm3 kanda aşağı yukarı 4-11 bin kadar bulunan akyuvarlar çocuklarda ve yeni doğanlarda daha fazla olabilir. Vücuda giren mikroorganizmalara karşı koruyucu görevdedirler. Çekirdekleri ve organelleri bulunan akyuvarlar protein sentezleyebilirler, anabolik ve katabolik reaksiyonları gerçekleştirebilirler.

Enfeksiyon durumlarında akyuvar sayısı artar. Bazı akyuvar türleri alyuvarlar benzeri kemik iliğinde üretilirken bazıları lenf düğümleri, dalak ve bademcik benzeri lenf dokularında üretilir. Vücutta farklı çeşitte ve görevde akyuvarlar bulunur. Bunlardan B Lenfositler, kemik iliğinde olgunlaşırlar; salgıladıkları antikorlar ile bağışıklık sağlar ve bakteri, virüs benzeri hastalık yapıcıları etkisiz hale getirirler. T Lenfositler, timüs bezinde olgunlaşır ve mikroplara doğrudan saldırarak vücudu savunurlar.

Kan Pulcukları (Trombositler)

1 mm3 kanda ortalama 350 bin adet bulunan kan pulcukları renksiz ve çekirdeksizdir. Hücreden çok hücre parçacıkları şeklinde olan kan pulcukları için yassı disk anlamına gelen platelet kelimesi de kullanılır. Yaklaşık 5-12 günlük kısa bir ömre sahip olan kan pulcuklarının görevi kanın pıhtılaşmasını sağlamaktır.

  • Kanın pıhtılaşması: Bir yerimiz kesildiğinde kan akışı kesilmezse kan kaybı tehlikeli sonuçlar oluşturabilir. Bu yüzden kan kaybının engellenmesi gerekir. Kesilen bir yerde ilk olarak kan pulcukları birikmeye başlar ve birleşip kümeleşerek bir tıkaç oluştururlar. Bu tıkaç yaralanmadan sonraki 15 saniye içinde oluşmaya başlar. Bir süre sonra kanın plazmasında ki fibrinojen proteinleri, fibrin ipliklerine dönüşmeye başlar. Fibrin iplikleri ve kan pulcukları birlikte kanın damardan çıkmasını engelleyen pıhtıyı oluştururlar.

Kan Grupları

Kan kaybından ölümleri engellemek için yapılmış olan kan nakil çalışmalarının başarısızlıkla sonuçlanması ile 1900 yılında Karl Landsteiner (Karl Landstayner, 1868-1943) tarafından farklı kan gruplarının varlığı ispatlanmıştır. İnsanların alyuvarlarının antijen özelliklerine sahip olduğu ve bu yüzden kan nakilleri sonucunda bazı uyuşmazlıklar ve çökelme sonucunda ölümler meydana geldiği anlaşılmıştır. Bugün insan kanında 100 kadar antijen tipi olduğu bilinmesine rağmen en sık karşılaşılanlar A-B-0 ve Rh sistemleridir.

A-B-0 sisteminde alyuvar hücre zarında ki antijen ve plazmada ki antikorlar dikkate alınır. Örneğin A kan grubu bir insanın alyuvarlarında A antijeni bulunurken plazmasında Anti-B antikoru bulunur. Aynı şekilde B kan grubu bir insanın alyuvarlarında B antijeni, plazmasında ise Anti-A antikoru vardır. AB kan grubu insanda alyuvarlarda hem A hem de B antijeni bulunurken plazmasında antikor bulunmaz. 0 kan grubu kanda ise antijen bulunmaz, plazmada hem Anti-A hem de Anti-B antikorları bulunur.

Kan Grubu Sistemleri
Kan Grubu Sistemleri

Bu grupların belirlenmesinden sonra Rh sistemi adı verilen ilk defa Rhesus (Rezus) maymunlarında belirlenen bir sistem daha bulunmuştur. Rh (D) antijeni bulundurma Rh(+) , bulundurmama ise Rh(–) olarak gösterilir. Rh bulundurma baskın bir özellik olduğundan dünyada Rh(+) kişi sayısı daha fazladır.

Kan Gruplarının Belirlenmesi

Parmak ucundan alınan az miktarda kan, bir lam üstüne üç farklı damla şeklinde bırakılıp bu damlaların birinin üstüne Anti-A, diğerine Anti-B, bir diğerine Anti-D (Rh) damlatıldıktan sonra bir süre beklenir ve çökelmelere bakılır. Antikorun damlatıldığı kanda çökelme var ise testi yapılmış olan kanda o antijenin bulunduğu ispatlanmış olur.

Kan Nakillerinde Uyuşmazlık

A kan grubundaki bir insana B grubu kan verilecek olursa antijenler antikorlar tarafından parçalanacak ve çökelmeye neden olacaktır. Çökelme öncelikle kılcal damarları tıkar, daha sonra ya hücre yapısının bozulması ya da akyuvarların fagositozu sonucunda hemoglobin plazmaya dağılır. Hemoglobin fagositoz yapan hücreler tarafından parçalanır ve bilirubin açığa çıkar. Artan bilirubin sonucunda ise sarılık ortaya çıkar.

Yanlış kan nakillerinde ölümlerin en önemli sebebi akut böbrek yetmezliğidir. Alyuvarların azalmasından dolayı ortaya çıkan dolaşım şoku, böbrek damarlarında daralmaya neden olan toksik maddelerin salınması ve fazla hemoglobinin böbrek damarlarını tıkaması böbrek yetmezliğine neden olur. Aynı şekilde yanlış kan nakilleri kalp, beyin benzeri organlara giden damarları tıkayacağı için de ölüme neden olabilir.

Kan nakillerinde özdeş kan grubundan kan nakli esastır. Fakat kan nakli gerçekleştirilmeden önce cross adı verilen çaprazlama yapılır. Vericinin kanı ve alıcının kan serumu dış ortamda karıştırılır. Eğer herhangi bir çökelme gözlenmez ise vericiden alınan kan, alıcıya verilir. Az rastlanmakla birlikte kan grubu ve Rh faktörü özdeş olan kişilerde alt grupların uyuşmaması sonucunda çökelme görülebilir ve nakil gerçekleştirilmez.

Dolaşım sisteminin temelini meydana getiren küçük kan dolaşımı, kılcal damar dolaşımı ve koroner dolaşım olaylarını ilk keşfeden kişi İbn Nefs (1213- 1288)’tir. Bu keşifleri sebebiyle “Dolaşım Fizyolojisinin Babası” ve “Orta Çağın en büyük fizyoloğu” olarak görülmüştür. İbn Nefs’in bu konudaki açıklamalarına değin kalbin sağ ve sol karıncığı arasındaki duvarda deliklerin bulunduğu ve kanın bu deliklerden kalbin sağ tarafından sol tarafına geçtiği düşünülüyordu.

İbn Nefis yapmış olduğu incelemeler sonucunda, kalbin sağ ve sol karıncığı arasındaki duvarda her hangi bir deliğin bulunmadığını, kalbin sağ tarafına gelen kanın akciğerlere gidip temizlendikten sonra kalbin sol karıncığına geldiğini keşfetmiştir ki bugün bu olaya küçük kan dolaşımı adı verilmektedir.

Kaynak:11.Sınıf Biyoloji Ders Kitabı (PDF)

Biyoloji Ders Notları

YAZAR BİLGİSİ
Recep Bayoğlu
Hayatını internete adamış biri olarak, hedefim bilgiyi ulaşılabilir hale getirmektir. Bu amaca istinaden her türlü bilgi paylaşımını KonuAnlatimi.Net üzerinde yapıyorum. Umarım içeriklerim tüm ziyaretçilerim için faydalı olur.
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Düşünceleriniz önemli, lütfen yorum yapın.x
()
x