Halifelik Saltanata Dönüşüyor

13.05.2020
518
Halifelik Saltanata Dönüşüyor

661 yılında Hz. Ali Dönemi’nin sona ermesinin ardından Şam’da bulunan Muaviye burada halifeliğini ilan etti. Aynı günlerde Kûfe’de bulunan Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hasan Irak’taki Müslümanlar tarafından halife seçilmişti. Hz. Hasan, Muaviye’nin kendisi üzerine bir sefere çıkacağını haber alınca kardeş kanı dökülmemesi için onunla bir antlaşma yaparak halifelikten vazgeçti.

Antlaşmaya göre Muaviye halife olarak kalacak fakat kendisinden sonra kimin halife olacağına karışmayacaktı. O öldükten sonra ise Müslümanlar kimi isterlerse onu halife seçebileceklerdi. Ancak Muaviye bu antlaşmaya uymadı. Hz. Hasan’ın ölümünün ardından oğlu Yezid’i veliaht tayin etti. Böylece İslam tarihinde Emeviler Dönemi’ni başlatarak hilafeti babadan oğula geçen bir saltanata dönüştürdü. Bu dönemde İslam Devleti’nin başkenti Şam oldu.

1- Emeviler

Emevi Devleti’nin kurucusu Muaviye, ülke içinde düzeni sağladıktan sonra fetih hareketlerini başlattı. Onun zamanında deniz yoluyla İstanbul’a kadar giden İslam ordusu bu şehri iki kez kuşattı. Aynı dönemde doğuda Afganistan’ın Kabil şehri alınarak İndüs Nehri’ne ulaşıldı. Diğer yandan Afrika’nın kuzey kıyıları boyunca Cezayir’e kadar olan yerler fethedildi. Böylece Doğu Roma İmparatorluğu’nun Kuzey Afrika’daki hâkimiyetine son verildi.

Hz. Muhammed, Dört Halife ve Emeviler Dönemlerinde İslamiyet’in yayılışı
Hz. Muhammed, Dört Halife ve Emeviler Dönemlerinde İslamiyet’in yayılışı

Kuzey Afrika toprakları meşhur Emevi komutanlarından Ukbe bin Nafi tarafından fethedildi. Ukbe, bu Berberilere karşı kazandığı galibiyetten sonra Müslüman askerleri yerli halkın isyanlarına karşı emniyete almak istedi. Bu amaçla Tunus’ta Kayruvan şehrini kurarak burayı Afrikiye vilayetinin merkezi yaptı.

Batıya doğru daha uzak bölgelere gitmek isteyen ve bunun yolunun da Afrikiye’nin İslamlaşmasından geçtiğini düşünen Ukbe Berberiler’e iyi davrandı. Bir yandan da Berberice bilen askerlerinden yerli halka İslam’ı anlatmalarını istedi. Böylece bir kısmı eski dinlerinde kalmış olsa da Berberilerin topluluklar hâlinde ihtidasını sağladı.

Muaviye Dönemi’nde başlayan Kuzey Afrika’daki fetih hareketleri Yezid Dönemi’nde de devam etti. Bu dönemde Afrikiye Valisi Ukbe bin Nafi, Cezayir’i ve Fas’ı alarak Atlas Okyanusu’na ulaştı. Böylece Kuzey Afrika’nın fethini tamamladı.

Kerbela Olayı (680)

Muaviye’nin 680 yılında ölümü üzerine halifeliğe, daha önce veliaht ilan ettiği oğlu Yezid geçti. Ancak Hz. Ali’nin oğlu Hz. Hüseyin, Yezid’in halifeliğini tanımadı. Bu arada Kûfeliler, Mekke’de bulunan Hz. Hüseyin’i halife olarak tanıdıklarını bildirerek onu şehirlerine davet ettiler. Kûfelilerin çağrısı üzerine yanındakilerle birlikte yola çıkan Hz. Hüseyin, Fırat Nehri kenarındaki Kerbela denilen yere geldiğinde Yezid’in kuvvetleri tarafından durduruldu. Emevi ordusu komutanı burada Hz. Hüseyin’i günlerce kuşatma altında tuttu. Bunun üzerine Hz. Hüseyin, Medine’ye geri dönmek istediğini söyledi. Ancak buna izin verilmedi ve yanındakilerle birlikte şehit edildi (680). Kerbela Olayı Müslümanlar için büyük bir üzüntü kaynağı oldu. Aynı zamanda İslam dünyasında daha önce başlamış olan ayrılıkların keskinleşmesine yol açtı.

Yezid’in 683’te ölümü üzerine Kuzey Afrika’da yaşayan Berberiler, Bizans’ın yardımıyla Emevi yönetimine karşı ayaklandılar.

Emeviler bu ayaklanmaları bastırıp kaybettikleri yerleri geri aldıkları gibi Batı Akdeniz’de Bizans’ın elinde bulunan Mayorka ve Minorka Adalarını da fethettiler. Böylece Kuzey Afrika’daki hâkimiyetlerini sağlamlaştırdıktan sonra Endülüs adını verdikleri İspanya’ya yöneldiler.

O sırada Vizigot Krallığı’nın hüküm sürdüğü Endülüs’te halk kralın baskıları karşısında Müslümanlardan yardım istiyordu. Bunun üzerine Tarık bin Ziyad komutasındaki İslam ordusu 711 yılında Cebelitarık (Septe) Boğazı’nı geçerek İspanya’ya ayak bastı. Tarık bin Ziyad, karşısına çıkan Vizigot Kralı’nı Kadiks Savaşı’nda yenip İspanya’yı fethederek burayı Emevilerin bir eyaleti durumuna getirdi.

İspanya’nın fethinden sonra Emeviler Pirene Dağları’nı aşarak Avrupa içlerine doğru ilerlemek istediler. Ancak 732 yılında Franklarla yaptıkları Puvatya Savaşı’nı kaybedince buradan dönmek zorunda kaldılar.

Emeviler yalnız batıya değil, doğuya doğru da yayıldılar. 705 yılında Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim’i Maveraünnehir bölgesindeki Türk illerinin fethiyle görevlendiler. Ceyhun Nehri’ni geçen Kuteybe Maveraünnehir’e girdikten sonra Beykent, Buhara ve Semerkant gibi zengin Türk şehirlerini ele geçirdi. Böylece Emevilerin doğudaki sınırlarını Seyhun Nehri’ne kadar genişletti. Emevilerin doğuya doğru ilerleyişi Halife Velid’in 715 yılında ölümünden sonra yavaşladı.

Bu dönemde Türgiş Hakanı Sulu Kağan, Emevileri Maveraünnehir’den çıkarıp İran içlerine doğru sürdü. Emevilerin halifeliği ele geçirmek ve ellerinde tutmak amacıyla yürüttükleri baskıcı ve ayırımcı politikalar ülkenin başka yerlerinde de tepkilere yol açtı. Emevilere en fazla karşı çıkan gruplarından biri Haricîler, diğeri Şiiler idi. Haricîler kendi istekleriyle onaylamadıkları bir otoriteyi kabul etmeyeceklerini söylüyorlardı.

Onlara göre hangi milletten gelirse gelsin Müslümanların üzerinde uzlaşacağı herhangi bir Müslüman kişi halife olabilmeliydi. Şiiler ise halifeliğin Hz. Muhammed’in soyundan gelenlerin hakkı olduğunu ileri sürüyorlardı. Şiiler, Emeviler ve Haricîler arasındaki anlayış farklılıkları zamanla daha da keskinleşerek birer mezhebî yönelime dönüştü. Müslümanlar arasında bu şekilde başlayan ayrılıklar Emevilerin uyguladığı ırkçı politikayla daha da derinleşti.

Emevi halifelerinin çoğu kabile ve ırk taassubuyla kendi ailelerini ve Arapları üstün tutuyor, buna karşılık fetihlerle birlikte sayıları her geçen gün artan mevaliyi aşağı görüyorlardı. Aynı anlayışın gereği olarak adli ve idari görevlere yalnızca Arapları getiriyor, orduda mevaliden yararlandıkları hâlde ganimetten onlara pay vermiyorlardı. Diğer yandan Müslüman oldukları için haraç ve cizye ödememesi gereken bu insanlardan vergi almaya devam ediyorlardı.

Emevilerin mevaliyi köle yerine koyan ayrımcı politikası toplumun günlük hayatını da etkiliyordu. Araplar mevaliye hakaret ediyor, onlarla aynı hizada yürümüyor, aynı sofrada oturmuyor hatta camilerini bile ayırıyorlardı. Mevaliden insanların mesleklerini aşağılıyor, kızlarını onlarla evlendirmiyorlardı. Emevilerin Arapları kayırıcı tutumu İslam’ın eşitlik, kardeşlik ve adalet ilkelerine aykırıydı.

Bu haksız durum Müslüman İranlıları, Türkleri ve Berberileri rahatsız ettiği gibi İslam’ın yayılışını hızlandıran ihtida hareketlerini de kesintiye uğratıyordu. Öte yandan mevalinin hoşnutsuzlukları Emevi topraklarında şuûbiyye adıyla bir tepki hareketinin doğmasına neden olmuştu. “Milletler” anlamına gelen şuûbiyye düşüncesini benimseyenler Hz. Muhammed’in Veda Hutbesi’nde ifade ettiği Arap’ın Arap olmayanlara, Arap olmayanların da Araplar’a hiçbir üstünlüğünün bulunmadığını savunuyorlardı.

Onlara göre bütün insanlar tek bir insanlık ailesinden gelmekte, milletler arasında bir üstünlük farkı bulunmamakta ve Allah katında üstünlük yalnızca takva ile olmaktaydı. Şuûbiyye hareketi başta İran olmak üzere ülkenin çeşitli yerlerinde karışıklıklara ve ayaklanmalara yol açtı. Emevi yönetimine karşı tepki hareketlerinin en önemlisi, Ebu Müslim adında bir Türk tarafından 746 yılında Horasan’da başlatıldı.

Ebu Müslim, Hz. Muhammed’in amcası Hz. Abbas’ın soyundan gelen Ebu’l-Abbas Abdullah’ı Kûfe’de halife ilan etti. Emevi Halifesi II. Mervan ayaklanmayı bastırmak istediyse de başarılı olamadı ve öldürüldü. Onun ölümünden sonra da halifelik Abbasi ailesine geçti (750).

2- Endülüs Emevileri

Abbasiler, Emevi Devleti’ne son verdikten sonra Emevi ailesinden olanları ortadan kaldırdılar. Bu saldırıdan yalnızca Emevi halifelerinden Hişam’ın torunu olan Abdurrahman kurtulabildi. Şam’dan kaçan Abdurrahman, İspanya’ya geçtikten sonra burada başkenti Kurtuba olmak üzere Endülüs Emevi Devleti’ni kurdu (756). Abdurrahman ilk olarak ülke içinde düzeni sağladı.

Ardından Abbasilerin Endülüs’ü almak için gönderdikleri bir orduyu yenerek bu ülkedeki hâkimiyetini güçlendirdi. Yeni yollar ve sulama kanalları açtırıp, limanlar yaptırarak ticareti ve tarımı geliştirdi. Abdurrahman’ın 788 yılında ölümünden sonra Endülüs Emevi Devleti, İspanya’daki yerli Hristiyan krallıkların baskıları yüzünden yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı.

Bu bunalımlı dönem III. Abdurrahman’ın 912 yılında tahta geçmesiyle birlikte sona erdi. III. Abdurrahman kendisinden önceki hükümdarların kullandığı emir unvanının yanında halife unvanını da kullandı. Böylece İslam dünyasında biri Endülüs Emevi Devleti’nin diğerleri ise Abbasi ve Mısır’daki Fâtımi Devletlerinin başında olmak üzere aynı anda üç halife ortaya çıktı.

Endülüs Emevi Devleti
Endülüs Emevi Devleti

Endülüs Emevileri III. Abdurrahman’dan sonra tahta geçen II. Hakem’in zamanında en güçlü dönemini yaşadı. Kitap biriktirme konusunda Abbasi halifeleriyle yarışan bu hükümdar başkent Kurtuba’daki sarayında yarım milyon ciltlik büyük bir kitaplık kurdu. Onun döneminde yalnızca Gırnata’da 70 kadar kitaplık vardı.

Dünyaca tanınmış ünlü İslam filozofu İbn-i Rüşd’ün yetiştiği bu ortamda bilimsel çalışmalara kadınlar da katılıyordu. Endülüs Emevi Devleti II. Hakem’den sonra başlayan iç karışıklıklar nedeniyle zayıfladı. Bu devletin 1031 yılında parçalanmasıyla birlikte İspanya topraklarında Tevaif-i Mülük adı verilen çok sayıda beylik ortaya çıktı. Söz konusu beylikler Endülüs’ün kuzeyindeki Hristiyan krallıkların güneye doğru ilerleyişi sırasında birer birer yıkıldı.

İspanyolların genişlemesine karşı varlığını koruyabilen tek İslam devleti merkezi Gırnata olan Beni Ahmer Devleti oldu. Bu devlete de Aragon kralı ile Kastilya kraliçesinin evlenmesiyle İspanya’da kuruluşu tamamlanan Katolik Hristiyan Birliği son verdi (1492).

Gırnata’nın ele geçirilmesinden sonra burada bulunan kütüphaneler ve sanat eserleri yakılıp yıkıldı. Zorla Hristiyanlaştırma baskısı altındaki Müslümanların bir kısmı katledilip malları yağmalanırken kalanları da Endülüs’ten çıkarıldı. İspanya’da bu olayların yaşandığı sırada Osmanlı Devleti’nin başında II. Bayezid (1481-1512) bulunuyordu.

II. Bayezid, Endülüs Müslümanlarına ve onlarla birlikte Hristiyanların zulmüne uğrayan Musevilere yardım elini uzattı. Kemal Reis komutasında bir Osmanlı donanmasını İspanya’ya göndererek bu ülkedeki Müslümanları ve Musevileri kurtardı.

3- Endülüs’te İslam Medeniyeti

Endülüs Emevileri Müslümanların, Hristiyanların ve Yahudilerin barış içinde bir arada yaşamasını sağladılar. Böylece Endülüs’te gelişen İslam medeniyetinin İspanyolların ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde yaşayan Hristiyanlarca öğrenilmesinin yolunu açtılar. Hristiyanların İslam medeniyetini öğrenme sürecinde Tuleytula (Toledo) şehrinde kurulan tercüme akademisi önemli rol oynadı.

Çeşitli ülkelerden gelen ilim insanlarının çalıştığı bu akademide felsefe, matematik, astronomi, tıp, kimya, tarih, coğrafya ve edebiyat alanlarında İslam bilginlerine ait pek çok eser Arapça’dan Batı dillerine tercüme edildi.

Tuleytula’daki tercüme akademisinde çalışan ilim insanları (temsilî)
Tuleytula’daki tercüme akademisinde çalışan ilim insanları (temsilî)

Tuleytula’da Kettonlu Robert Kur’an’ı Latinceye çevirdi. Kartacalı Konstantin ve Cremonalı Gerard (Kremonalı Gerard) Müslüman hekimlerin tıp eserlerini ilk defa Latinceye tercüme eden ilim insanları olarak ün kazandılar. Burada Cremonalı Gerard, Farabi’nin “İhsâü’l-Ulûm” adlı eseri ile Zehrâvî’nin “Et-Tasrîf” adlı otuz ciltlik tıp ansiklopedisini tercüme etti.

Domingo Gundisalvo ise İbn-i Sina’nın ünlü eseri “Eş-Şifa”nın çevirisini yaptı. Tuleytula’da eserleri tercüme edilen İslam âlimlerinden biri de Endülüs’lü İbn-i Rüşd oldu. İbn-i Rüşd fikirleriyle Maimonides (Maymonides), Spinoza ve lmmanuel Kant (İmmanüel Kant) gibi Avrupa medeniyetinin temellerini atan önemli filozoflar üzerinde etkili oldu.

Avrupalılar daha önce pek bilmedikleri eski Yunan felsefecilerini ve özellikle Aristo’yu yine İbn-i Rüşd’ün eserleri sayesinde tanıdı. Yahudi ve Hristiyan ilahiyat çevrelerine etki eden Endülüs, tercüme akademilerinin yanı sıra eğitim kurumlarıyla da Avrupa’yı aydınlatan bir medeniyet merkeziydi. Müslümanların bu ülkede kurdukları medreselerde Avrupa’nın çeşitli ülkelerinden gelen öğrenciler öğrenim gördüler. Bu öğrenciler edindikleri yeni bilgileri, Müslümanlardan gördükleri çeşitli ilaçları ve araç gereçleri kendi ülkelerine taşıdılar.

Avrupa’daki bazı Hristiyan krallar ve zenginler de çocuklarını yetiştirmeleri için Endülüs’ten öğretmenler getirerek İslam medeniyetinin ilim ve tekniğinden yararlanmaya çalıştılar. Bilimde olduğu gibi sanatta da ileri giden Endülüs Emevileri özellikle mimari alanda estetik değeri yüksek eserler vermişlerdir.

Bu eserlerin en önemlileri Kurtuba Ulu Camisi ile İslam sanatının Endülüs’teki en görkemli örneği olan Elhamra Sarayı’dır. Beni Ahmer Devleti’nin kurucusu Muhammed El Ahmer tarafından yaptırılan Elhamra Sarayı Gırnata şehrindedir. Saray, beyaz mermerden yapılmış ince sütunları, zarif kemerleri ve arabesk süslemeleri ile eşsiz güzellikte bir sanat eseridir.

Halifelik Saltanata Dönüşüyor 1
Beni Ahmer Devleti’nin merkezi olan Gırnata’daki Elhamra Sarayı’ndan bir görünüş

Tarih Bilimi Ders Notları

YAZAR BİLGİSİ
Recep Bayoğlu
Hayatını internete adamış biri olarak, hedefim bilgiyi ulaşılabilir hale getirmektir. Bu amaca istinaden her türlü bilgi paylaşımını KonuAnlatimi.Net üzerinde yapıyorum. Umarım içeriklerim tüm ziyaretçilerim için faydalı olur.
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Düşünceleriniz önemli, lütfen yorum yapın.x
()
x