İlk Müslüman Türk Devletleri

14.05.2020
89
İlk Müslüman Türk Devletleri

1- Karahanlı Devleti (840-1212)

Karahanlı Devleti Uygur Devleti’nin yıkılmasından sonra bu devletin sınırları içinde yaşayan Karluk, Yağma ve Çiğil Türkleri tarafından 840 yılında kuruldu. Bilinen en eski hükümdarı Bilge Kül Kadır Han olan bu devletin başkenti Balasagun idi.

Karahanlı Devleti
Karahanlı Devleti

Satuk Buğra Han’ın İslamiyet’i kabul edip Abdülkerim adını almasıyla birlikte Karahanlılar Orta Asya’daki ilk Müslüman Türk devleti hâline geldi. Bu dönemde Karahanlılar bir başka Türk devleti olan Gaznelilerle ittifak yaparak Samanoğulları Devleti’ne son verdiler.

Gaznelilere karşı giriştikleri mücadelede zayıflayıp iç karışıklık içine düşen Karahanlılar 1042 yılında Doğu ve Batı Karahanlılar olmak üzere ikiye ayrıldılar. Doğu Karahanlı Devleti önce Büyük Selçuklu Devleti’nin, 1211 yılında da Karahitayların yönetimi altına girerek siyasi varlığını kaybetti. Aynı şekilde Batı Karahanlı Devleti de sırasıyla Karahitayların ve Harzemşahların egemenliği altına girdikten sonra 1212 yılında yıkıldı.

2- Gazneli Devleti (963-1187)

Adını başkenti Gazne şehrinden alan Gazneli Devleti, Samanoğulları Devleti’nde ordu komutanlığı ve haciplik görevlerinde bulunmuş Alp Tigin adındaki bir Türk komutan tarafından kuruldu. 963 yılında bugünkü Afganistan topraklarında ortaya çıkan bu devlet en geniş sınırlarına Gazneli Mahmut (998-1030) ile ulaştı. Gazneli Mahmut, Karahanlılar ile anlaşarak Samanoğulları Devleti’ne son verdi.

Gazneli Devleti
Gazneli Devleti

Diğer yandan Abbasi halifesini Şii Büveyhoğullarının hâkimiyetinden kurtararak ondan sultan unvanını aldı. Hindistan’a yaptığı 17 seferle de İslamiyet’in bu ülkede yayılmasını sağladı. Gazneli Mahmut’tan sonra yerine geçen oğlu Mesut Dönemi’nde Gazneliler, Horasan’a hâkim olmak isteyen Selçuklularla mücadele etti. 1040 yılında Dandanakan denilen yerde yapılan savaş Selçukluların zaferiyle sonuçlandı. Bu yenilgiden sonra zayıflayan Gazneli Devleti 1187 yılında Afganistan’ın yerli halkı Gurlar tarafından yıkıldı.

3- İslamiyet Sonrası Dönemde Türk Devlet Yapısı ve Toplumsal Hayat

Türkler İslamiyet’i kabul ettikten sonra Abbasiler ve Samanoğulları gibi İslam devletleriyle yakın ilişkiler içine girdiler. Bu devletlerden aldıkları kurumları ve uygulamaları Türk devlet geleneği ve Türk töresiyle birleştirerek özgün bir devlet modeli ortaya koydular. Zamanla değişip gelişen bu modelin ilk temsilcilerinden olan Karahanlı Devleti’nde hükümdarlar İslami isimler ve unvanların yanında Türkçe isimler ve unvanları da kullanmaya devam ettiler.

Türk töresini İslami geleneklerle kaynaştırarak iki medeniyet arasında köprü kurdular. İlk Türk devletlerinde görülen yönetme yetkisinin Gök Tengri tarafından verildiği inancına dayalı kut anlayışı Türk İslam devletlerince de devam ettirildi. Karahanlılarda hükümdarların yönetme yetkisini Allah’tan aldığı inancı kabul gördü. Hükümdar ailesi kutsal sayılıp önemli yönetim görevlerine hanedan üyeleri getirildi. Ayrıca Orta Asya Türk devletlerinin ikili yönetim geleneğine uygun olarak ülke toprakları doğu ve batı şeklinde ikiye ayrıldı.

Doğunun yönetimi “Arslan Kara Han” unvanıyla büyük hükümdara verilirken batı kanadının yönetimi “Buğra Kara Han” unvanını alan bir başka devlet adamına bırakıldı. Kaşgarlı Mahmut, ilahi temellere dayanan bu hâkimiyet anlayışını şu sözlerle ortaya koymuştur:

Gördüm ki Allah devlet güneşini Türk burçlarına doğduruyor, bütün felekleri onların hükümranlığına döndürüyor. Onlara Türk adını verip hükümran kılmış ve onları insanlığın başına getirip hak yolda desteklemiş, onları dönemin egemen gücü kılmış, insanların idaresini onların eline vermiş.Kaşgarlı Mahmut

Kaşgarlı Mahmut yukarıdaki sözleriyle Türklerde var olan ve İslamiyet’te cihat şeklinde ifade edilen cihan hâkimiyeti idealini de yansıtmıştır. İslamiyet’in kabulünden sonra da devam eden bu fikre göre Allah Türklere dünyadaki bütün milletleri idare etme görevi vermiştir.

Karahanlı Devleti’nde hükümdarlar Orta Asya Türk devletlerinin hükümdarları gibi han, hakan, ilig vb. Türkçe unvanlar alırlardı. İslami geleneğe uygun olarak Türk tarihinde sultan unvanını kullanan ilk hükümdar ise Gazneli Mahmut oldu. Gerek Karahanlılar, gerekse Gaznelilerde hükümdar kanuni, adli ve idari olarak devletin mutlak otoritesini temsil ederdi.

Bununla birlikte sınırsız yetkilere sahip olmayıp kararlarında ve icraatlarında Türk töresiyle birlikte İslamiyet’in esaslarını da gözetirdi. Hükümdar hâkim anlayışa göre Allah’ın yeryüzündeki gölgesi ve milletin babasıydı. Öyle olduğu için de halkına karşı adil, şefkatli ve koruyucu olmakla yükümlüydü. Türk İslam devletlerinde eskiden beri kullanılan hâkimiyet sembolleri varlığını sürdürdü.

İslami dönemde bunlara hutbe, para, hilat ve menşur gibi yeni semboler eklendi. Örneğin Karahanlı ve Gaznelilerde hükümdarlar meşruiyetlerinin tanınması için halife adına hutbe okutup para bastırırdı. Halife de menşur denilen yazılı bir belge ve hilat adı verilen özel giysiler gönderek onların hükümdarlığını onaylardı. Hükümdarlar yazılı belgelerine resmîlik kazandırmak için tevki veya tuğra denilen mühür kullanırlardı. Hâkimiyet sembollerinden biri de tuğ idi.

Örneğin Karahanlı hükümdarı dokuz tuğ ile temsil edilirdi. Tuğlar İslamiyet öncesi dönemdekiler gibi yaban sığırı kuyruğundan değil kırmızı veya turuncu renkli ipek kumaştan yapılırdı. Hükümdarın sarayı, tacı, tahtı, çetr denilen gölgeliği ve nevbet adı verilen namaz vakitlerinde sarayın önünde çalan bando takımı da hâkimiyet sembolleri arasındaydı.

Gazneli Mahmut’un hilat giyme törenini gösteren bir minyatür (Reşidüddin, Cami'üt Tevarih)
Gazneli Mahmut’un hilat giyme törenini gösteren bir minyatür (Reşidüddin, Cami’üt Tevarih)

Karahanlı ve Gazneli Devletlerinde hükümdarların yetkilerini sınırlandıracak ve onlardan hesap soracak bir kurum yoktu. Buna rağmen Türk hükümdarları “Müslümanların her işlerinde birbirleriyle istişare etmesi” ilkesine uyarak yüksek rütbeli devlet ricalinden oluşan danışma meclisleri kurmuşlardı.

Böylece İslamiyet’in kabulüyle zayıflayan kurultay geleneğini bu meclisler aracılığıyla devam ettirmişlerdi. Eski Türk devletlerindeki ayukı denilen vezirlik makamı Türk İslam devletlerinde de varlığını sürdürdü. Karahanlılarda yuğruş, Gaznelilerde ise hâce unvanıyla anılan vezir, devlet işlerinde hükümdarın en yakın yardımcısıydı. Yusuf Has Hacip “Kutadgu Bilig”de veziri hükümdarın elleri olarak tanımlayıp hükümdarın devlet işlerini bu ellerle gördüğünü belirtmişti.

İlk Müslüman Türk devletlerinde devlet ve hükûmet işleri Karahanlılarda Meclis-i Âli, Gaznelilerde ise Divan-ı Vezaret adı verilen büyük divanlarda görüşülürdü. Vezirin başkanlığında toplanan Divan-ı Vezaret yönetim ve maliye işlerinden sorumluydu. Gaznelilerde sultan adına görev yapan başka divanlar da vardı. Bunlardan Divan-ı Arz ordunun ihtiyaçlarını karşılamakla görevliydi. Divan-ı İnşa yazışmalara, Divan-ı İşraf istihbarat ve teftiş işlerine bakardı.

Türklerde devlet ve toplum düzeni töre denilen örfi hukuka dayanıyordu. İslamiyet’in esaslarıyla çelişmeyen ve Türk töresinden beslenen bu hukuk anlayışı Müslümanlığın kabulü sonrasında da geçerliliğini korudu. Türk İslam devletlerinde toplum ve devlet hayatının düzenlenmesinde dinî esaslara dayanan şer’i hukuka da yer verildi.

Örfi hukuk devlet ile vatandaşların karşılıklı hak ve yükümlülüklerini düzenlerken şer’i hukuk evlenme, boşanma, miras gibi vatandaşların birbirleri ile olan ilişkilerini düzenledi. Karahanlı ve Gazneli Devletlerinde hükümdarlar şer’i hukuku İslami esaslara göre hüküm veren kadılara bıraktılar.

Örfi hukuku ilgilendiren davalara ise Divan-ı Mezalim adıyla kurulan mahkemelerde bizzat kendileri baktılar. Türklerin İslamiyet’i kabulü ordu teşkilatında da değişikliklere neden oldu. Onlu sistemle benzerlikler taşıyan Karahanlı ve Gazneli Devletlerinde ordu büyük ölçüde diğer İslam devletlerinin orduları gibi teşkilatlandı.

Buna göre askerî birlikler kalp (merkez), meymene (sağ kol), meysere (sol kol), talia (öncü birlik) ve saka (artçı birlik) adlarıyla gruplara ayrıldı. Karahanlılarda ordunun tamamı Türklerden meydana gelirken Gaznelilerde Türklerin yanı sıra yerli Müslüman halktan alınan askerlere de görev verildi.

Gazne ordusundaki gulamların görevi sarayı ve sultanı korumaktı. Ordunun geri kalan kısmı doğrudan hükümdara bağlı ücretli hassa askerleri ve eyalet askerleri ile gönüllülerden meydana geliyordu.

Gazneli ordusunu gösteren bir minyatür (Reşidüddin, Cami'üt Tevarih Edinburgh Üniversitesi - İskoçya)
Gazneli ordusunu gösteren bir minyatür (Reşidüddin, Cami’üt Tevarih Edinburgh Üniversitesi – İskoçya)

İslamiyet’in kabulü Türk devlet yapısı kadar toplum hayatını da değiştirdi. Daha önceleri konar-göçer hayat süren Türkler, Müslüman olduktan sonra İslam medeniyetindeki güçlü şehir kültürünün etkisiyle göçebeliği bırakıp yerleşik hayata geçmeye başladılar. Köylere yerleşenler tarım ve hayvancılıkla, şehirdekiler ise ticaret ve el sanatlarıyla uğraştılar.

Şehir hayatının gelişmesiyle birlikte Müslüman Türkler yeni toplumsal kurumlar tesis ettiler. Bu kurumların başında fütüvvet teşkilatı geliyordu. Abbasi Halifesi Nasır tarafından kurulan bu teşkilatın amacı zanaatkârlar arasında dayanışmayı sağlamaktı. Türklerin İslamiyet’e girdikten sonra tanıştıkları yeniliklerden bir diğeri vakıflar oldu.

Türk İslam memleketlerindeki camiler, medreseler, imarethaneler, darüşşifalar, çeşmeler, köprüler ve kervansarayların birçoğu vakıflar tarafından inşa edildi. Müslüman Türkler yerleşik hayata geçtikçe özellikle şehirlerde, İranlılar ve Araplarla birlikte yaşadılar. Bunun sonucunda da Fars ve Arap kültürleri ile yakın etkileşim içine girdiler.

Karahanlılar bu süreçte resmî dil, konuşma dili ve edebiyat dili olarak Türkçenin Hakaniye lehçesini kullanmaya devam ettiler. Yazı alanında ise başlangıçta Uygur alfabesiyle yazarken zamanla Arap alfabesine geçtiler. İslami Dönem Türk Edebiyatı’nın başlangıcı sayılan Karahanlılar Dönemi’nde önemli düşünürler ve edebiyatçılar yetişmiştir.

Türk Tarihinin Bu Ünlü Şahsiyetleri ve Eserleri

a. Yusuf Has Hacip ve Kutadgu Bilig

1017 yılında Karahanlıların önemli bir medeniyet merkezi olan Balasagun şehrinde doğdu. Bilgili ve aydın bir insan olarak yetişen Balasagunlu Yusuf, Kaşgar’da bulunduğu 1069-1070 yılları arasında yazdığı “Kutadgu Bilig” (Mutluluk Veren Bilgi) adlı eserini Karahanlı Hükümdarı Tamgaç Buğra Han’a sundu.

Türk dilinde yazılmış ilk siyasetname olan bu eserinde yazar, ilmin karanlığı aydınlatan bir meşale olduğunu söylerek âlimlere saygı gösterilmesini istedi. Topluma faydalı olmanın insanları her iki dünyada mutlu edeceği inancıyla devlet yöneticilerine öğütlerde bulundu.

Yusuf Has Hacip, öğütlerini adaleti temsil eden Hükümdar Kün Toğdı, devleti temsil eden Vezir Ay-Toldı, aklı temsil eden Vezirin oğlu Ögdilmiş ve akıbeti temsil eden vezirin kardeşi Odgurmış’ın sözleriyle verdi. Bu anlatım şekliyle eserine felsefi bir derinlik kazandırarak edebî ustalığını gözler önüne serdi.

Kutadgu Bilig’ten Öğütler

Ey devletli hükümdar! En kötüsü, beylerin adının yalancıya çıkmasıdır. Beyin sözü doğru olmalı, tavır ve hareketi güven vermelidir ki halk ona inansın ve huzur içinde yaşasın.

Halk tarafından sevilmesi için bey güler yüzlü, tatlı sözlü, yumuşak huylu olmalı ve bütün hareketlerinde bunlara uygun davranmalıdır. Bey gönlünü alçak tutmalı, beyin eli açık olmalıdır.

Zulüm yanan ateştir, yaklaşanı yakar. Kanun su gibidir, akarsa nimet yetiştirir. Ey hâkim, memleketi uzun süre yönetmek istersen kanunu doğru yürütmeli ve halkı korumalısın. Kanun ile ülke genişler ve dünya düzene girer. Zulüm ile ülke eksilir ve dünya bozulur.

Akıllı kimseleri kendine yakın tut, bilgilinin sözüne göre hareket et ve onun hakkını gözet.Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig, s. 154-377 (Düzenlenmiştir.).

b. Kaşgarlı Mahmut ve Divânü Lûgati’t-Türk

XI. yüzyılın ilk yarısında Karahanlı şehirlerinden Kaşgar’da dünyaya gelen Kaşgarlı Mahmut kendisini ve yetiştiği ortamı şu sözlerle anlatır: “Kendim Türklerin en düzgün konuşanlarından, en açık anlatanlarından, en doğru anlayanlarından, soy ve sopça en ileri bulunanlarından, en iyi kargı kullanan savaşçılarından olarak Türklerin hemen bütün beldelerini, çöllerini boydan boya dolaştım. Türk’ün, Türkmen’in, Oğuz’un, Çiğil’in, Yağma’nın, Kırgız’ın dillerini, kafiyelerini öğrenip faydalandım. O kadar ki her Türk taifesinin dilini en iyi şekilde öğrenmiş oldum.

Kaşgarlı Mahmut, Türk illerine yaptığı geziler sırasında öğrendiklerini “Divânü Lûgati’t-Türk” adını verdiği eserinde topladı. 1072 ile 1074 yılları arasında yazılan bu eser, Türkçenin ilk lügat (sözlük) ve dil bilgisi kitabıdır. Kaşgarlı Mahmut Divânü Lûgati’t-Türk’te 7.500’den fazla kelimeyi tanımlamış, bu kelimelerin nerelerde ve hangi anlamlarda kullanıldığını örnekleriyle göstermiştir.

Kaşgarlı Mahmut, “Divânü Lûgati’t-Türk”te halk dilinden şiirlere, Türkçe deyimlere ve atasözlerine yer vermiş; Türklerin kullandıkları adları ve unvanları açıklamıştır. Böylece Türk kültürüne ait sözlü edebiyat ürünlerinin zamanımıza ulaşmasında çok önemli bir görevi yerine getirmiştir.

Yazar okuyucuyu Türklerin günlük yaşamı, tarihi, edebiyatı ve gelenek görenekleri hakkında bilgilendirmiş; eserini bir Türk dünyası haritasıyla zenginleştirmiştir. Diğer yandan Türk toplumundaki mesleklerle ilgili açıklamalarda da bulunarak Türklerin en fazla çiftçilik, değirmencilik, demircilik, fırıncılık, kasaplık, ayakkabıcılık, dericilik, okçuluk, tüccarlık, dokumacılık gibi mesleklerle uğraştıklarını söylemiştir.

c. Edip Ahmet Yüknekî ve Atabetü’l-Hakayık

Karahanlılar Dönemi’ne ait yazılı eserlerden bir diğeri hakikatlerin eşiği anlamına gelen “Atabetü’l-Hakayık”tır. Edip Ahmet’in Uygur alfabesiyle Kaşgar dilinde yazdığı bu manzum eser XII. yüzyıla ait eğitici, öğretici nitelikte bir nasihatnamedir. Allah’a, Hz. Muhammed’e ve dört halifeye övgü ile başlayan eserin amacı ayet ve hadislere dayanarak insanlara İslam ahlakını öğretmektir.

Edip Ahmet “Atabetü’l-Hakayık”ta insanları mutluluğa ulaştıran şeyin bilgi olduğunu söyleyerek bilgisiz insanlardan uzak durulmasını tavsiye etmiştir. Ona göre mutluluğa ulaşmak için bilgili insanları dost edinmeli ve cahillerden uzak durmalıdır. Bilgi, malı olmayan için bitmeyen bir hazinedir. O hâlde insan yaşadığı sürece bıkıp usanmadan bilgi peşinde koşmalıdır.

ç. Ahmet Yesevî ve Divân-ı Hikmet

XII. yüzyıl başlarında Türkistan’ın Yesi şehrinde doğan Hoca Ahmet Yesevî (öl. 1166) Pîr-i Türkistan, Hazreti Sultan gibi unvanlarla anılan ilk Türk mutasavvıfıdır. Ahmet Yesevî, Allah’a ulaşma amacına dayalı düşüncelerini Türkçe olarak söylediği şiirleriyle dile getirmiştir. Hikmet adı verilen bu şiirler dörtlükler şeklinde olup dinî, tasavvufi ve öğretici niteliktedir.

Ahmet Yesevî’nin hikmetleri onun takipçileri tarafından kaleme alınarak XVII. yüzyılda “Divân-ı Hikmet” adıyla bilinen eserde toplanmıştır. Ahmet Yesevî hikmetlerinde dünyanın geçici olduğu düşüncesini işledi. Bu nedenle insanlara üzülmemeyi ve yüceliğin Allah’a mahsus olduğunu bilerek kibirlenmemeyi öğütledi. Ayrıca insanı düşünmeye, kendisinin farkına varmaya ve her türlü haksızlıktan kaçınmaya çağırdı.

Ahmet Yesevî İslamın esasları ile Türk kültürünü kaynaştırarak İslamiyet’in göçebe Türk boyları arasında yayılmasına önemli katkılarda bulundu. Onun “Divân-ı Hikmet”te ifadesini bulan düşünceleri İç Asya’nın yanı sıra Anadolu, Batı Trakya ve Balkanlar’a da ulaşarak gelecekteki Türk fetihlerine zemin hazırladı. Aynı zamanda geniş bir coğrafyaya dağılmış olan Türk toplulukları arasında düşünce ve anlayış birliğinin ortaya çıkmasını kolaylaştırdı.

Tarih Bilimi Ders Notları

YAZAR BİLGİSİ
Recep Bayoğlu
Hayatını internete adamış biri olarak, hedefim bilgiyi ulaşılabilir hale getirmektir. Bu amaca istinaden her türlü bilgi paylaşımını KonuAnlatimi.Net üzerinde yapıyorum. Umarım içeriklerim tüm ziyaretçilerim için faydalı olur.
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Düşünceleriniz önemli, lütfen yorum yapın.x
()
x