Orta Çağ’da Devlet ve Toplum

07.05.2020
32
Orta Çağ’da Devlet ve Toplum

1- Orta Çağ’da Neler Oldu?

Roma İmparatorluğu, MS 375 yılında başlayan Kavimler Göçü sırasında uğradığı saldırılar nedeniyle zayıflayarak 395 yılında ikiye ayrıldı. Bunlardan Batı Roma İmparatorluğu’nun 476’da yıkılışı bazı tarihçiler tarafından Orta Çağ’ın başlangıcı kabul edildi. Orta Çağ, Fatih Sultan Mehmet’in 1453’te İstanbul’u fethederek Doğu Roma İmparatorluğu’na son vermesine kadar yaklaşık bin yıl devam etti. İnsanlık tarihinin bu uzun devresinde yeryüzü her bakımdan önemli gelişmelere sahne oldu. Aşağıdaki tarih şeridinde bu gelişmelerin başlıcaları verilmiştir.

  • 651 – Sasani Devleti’nin yıkılması
  • 711 – Vizigot Krallığı’nın sona ermesi
  • 1000 – İslamiyet’in Hindistan’da yayılmaya başlaması
  • 1054 – Katolik – Ortodoks bölünmesi
  • 1196 – Moğol imparatorluğu’nun kurulması
  • 1215 – Magna Carta
  • 1227 – Moğol İmparatorluğu’nun parçalanması
  • 1295 – İngiltere’de parlementer sisteme geçilmesi
  • 1337-1453 – Yüzyıl Savaşları
  • 1347-1351 – Avrupa’da veba Salgını
Orta Çağ’daki başlıca devletler
Orta Çağ’daki başlıca devletler

2- Orta Çağ’ın Önemli Siyasi Yapıları

a. Avrupa

Orta Çağ öncesinde İtalya, Galya (Fransa), İspanya, Kuzey Afrika (Fas, Tunus, Cezayir, Trablusgarp) ve Batı Akdeniz’deki adalar Batı Roma İmparatorluğu’nun elindeydi. Macaristan ve Hırvatistan’ı da içine alan bu devletin Doğu Avrupa’daki sınırını Tuna Nehri çiziyordu. Romalılar bu ırmağın ötesindeki topluluklara barbar kavimler diyorlardı. İmparatorluk yıkıldıktan sonra bu kavimlerden Vizigotlar, Galya ve İspanya’yı ele geçirdiler.

Burgonlar Rhone (Ron) Vadisi’ne yerleşirken Franklar ve Alamanlar Galya’nın kuzeydoğusunu paylaştılar. İspanya üzerinden Kuzey Afrika’ya geçen Vandallar ise Kartaca’da buldukları güçlü donanma sayesinde Orta ve Batı Akdeniz’e hâkim oldular. Barbar kavimler Orta Çağ başlarından itibaren birbirleriyle hâkimiyet mücadelesine girdiler. Bu mücadeleden güçlenerek çıkan kavimlerden Gotlar güney Avrupa’da; Franklar ise bugünkü Fransa topraklarında kendi krallıklarını kurdular.

b. Doğu Roma

Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasıyla 395 yılında kurulan ve Orta Çağ boyunca varlığını sürdüren Doğu Roma İmparatorluğu’nun başkenti İstanbul idi. Balkan ülkelerinin yanı sıra Anadolu, Suriye, Filistin ve Mısır bu imparatorluğun sınırları içindeydi. Girit ve Kıbrıs Adaları da Doğu Roma’nın hâkimiyeti altındaydı. İmparatorluğun doğu sınırı Fırat Nehri’ne kadar uzanıyordu.

c. Orta Asya

Orta Çağ; Avrupa kıtasının siyasi, sosyal ve ekonomik yapısını değiştirirken Asya’da da önemli değişiklikleri beraberinde getirdi. İlk Çağ’ın sonlarına doğru Asya’nın güçlü devletlerinden biri olan Büyük Hun Devleti’nin dağılmasından sonra bu kıtanın doğusunda üstünlük Çin İmparatorluğu’na geçti. Hunların bir bölümü batıdaki Maveraünnehir bölgesine yerleştiler.

Bir süre sonra da burada Akhunlar (Eftalitler) adıyla yeni bir devlet kurdular. Orta Asya’da Hunların siyasi varlığını kaybetmesinden sonra ortaya çıkan boşluğu Avar İmparatorluğu doldurdu. Bu devlet Çinlilerin Juan Juan dedikleri Avarların göçebe kavimleri birleştirmesiyle kurulmuştu. Avar İmparatorluğu’nun varlığı Kök Türk Hakanlığı’nın ortaya çıktığı VI. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam etti.

ç. Sasaniler

Orta Çağ başlarında Asya’da hüküm süren devletlerden bir diğeri Sasaniler idi. İran ve Irak topraklarında hüküm süren Sasaniler, doğuda Akhunlara batıda ise Doğu Roma İmparatorluğu’na karşı mücadele ettiler. Orta Çağ’da Afrika kıtasında dünya tarihine etki edecek derecede güçlü devletler yoktu. Bu dönemde kıtanın başlıca siyasi gücü ise Habeşistan Krallığı’ydı.

3- Siyasi Yapıların Meşruiyet Kaynağı

Orta Çağ’da Asya ve Avrupa devletleri meşruiyetlerinin kaynağını genellikle dine dayandırmışlardı. Bu anlayışa göre iktidarı ele geçiren yöneticiler devletin tanrısal bir kurum olduğunu, onun isteğiyle kurulduğunu, kendilerinin ise tanrının yeryüzündeki temsilcileri olduğunu söylüyorlardı. Krallar ve imparatorlar ülkeyi Tanrı’nın emir ve yasaklarına uygun şekilde yönettikleri sürece meşruiyet kazanıyorlardı.

Bununla birlikte Orta Çağ’ın ilk dönemlerinde Germen kavimleri tarafından kurulan krallıklarda durum farklıydı. Bireyler arasında ekonomik farklılıkların olmadığı bu krallıklarda eşitlikçi bir toplum yapısı vardı. Halk tarafından seçildiği için “halk kralları” adıyla anılan Germen kralları sınırsız yetkilere sahip değildi.

Yönettiği kavimlerin gelenek göreneklerine aykırı davranan ve görevlerini yerine getirmeyen bir kral iktidardan uzaklaştırılabilirdi. Başka bir deyişle kral, yönetme yetkisini halktan almakta ve ona karşı sorumlu olmaktaydı. Germen krallıklarında meşruiyetin kaynağı olan halkın yerini zamanla kilise almaya başladı. İktidarın tanrıdan kaynaklandığını söyleyen kilise, yeryüzü hâkimiyetinin tanrı tarafından papaya verildiğini savunuyordu.

Tanrı iktidarının temsilcisi olarak kabul edilen Roma Katolik Kilisesi’ne göre adaletli bir yönetim için Hristiyanlık dininin esaslarına uygun bir devlet ve toplum düzeninin kurulması gerekiyordu. Orta Çağ’da kilisenin kitleler üzerindeki gücünü fark ederek bundan yararlanan hükümdar, Frank Kralı Clovis (Kılovis) oldu.

Katolikliği seçerek kiliseye bağlılığını gösteren Kral, Roma kültürüne bağlı Hristiyan halkın ve din adamlarının desteğini alarak hükümranlığını güçlendirdi. Kendisinden sonra tahta geçen krallar da aynı politikayı sürdürerek kiliseye bağlı toplulukları itaat altına alıp sınırlarını genişlettiler.

Böylece Frank Krallığı’nı Orta Çağ Avrupa’sının en güçlü devletlerinden biri hâline getirdiler. Frank kralları gibi Alman imparatorları da meşruiyetlerinin kaynağını kiliseye dayandırmışlardı. Bu imparatorlardan biri olan Şarlman 800 yılında papa tarafından Kutsal Roma Germen İmparatoru olarak kutsanmış ve onun elinden taç giymişti.

Papanın elinden taç giyen Kutsal Roma Germen İmparatoru Şarlman (temsilî)
Papanın elinden taç giyen Kutsal Roma Germen İmparatoru Şarlman (temsilî)

Doğu Roma İmparatorları meşruiyetlerini dinden alırlardı. Kilise tarihçisi Panayotis Christou’nun (Kıristo) da dediği gibi Bizanslılar yeryüzündeki imparatorluklarının tanrının krallığının bir görünümü olduğuna inanırlardı.

Orta Çağ Hristiyan dünyasında olduğu gibi İslam dünyasında da kaynağını dinden alan meşruiyet anlayışı hâkimdi. Dört Halife Dönemi’nden sonra kurulan Emeviler Devleti’nde hükümdarlar Allah adına hareket ettiklerini göstermek için “halife” unvanını kullanmışlardı.

Aynı şekilde Abbasi halifeleri de Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri olduklarını söyleyip uyruklarını bir arada tutmak istemişlerdi. İran ve Orta Asya’da kurulan devletlerde de yöneticilerin meşruiyeti geleneksel olarak dine dayandırılıyordu. İran’da hüküm süren Sasanilerde kral Zerdüştlük dininin simgesi olan kutsal ateşin koruyucusu kabul ediliyordu.

Orta Asya Türk devletlerinde halk, ülkeyi yöneten hakana bu yetkinin Gök Tengri tarafından verildiğine inanıyordu. Çinliler ise daha ileri giderek imparatorlarına “tanrının oğlu” diyorlardı.

4- Siyasi Yapıların Maddi Kaynakları

a. Coğrafi Yapı, Hayat ve Geçim Tarzı

Her dönemde olduğu gibi Orta Çağ’da da nüfusun yeryüzüne dağılışı ve devletlerin gücü ile coğrafi özellikler arasında yakın bir ilişki vardır. Bu dönemde iklim, toprakların verimliliği, limanlara ve ticaret yolu güzergâhlarına yakınlık nüfusun dağılımını etkileyen faktörler olarak öne çıkmıştır.

Orta Çağ’da dünya tarihine yön veren güçlü devletlerin tarım için uygun iklime sahip, engebesiz ve verimli bölgelerde kurulmuş olması da tesadüf değildir. Orta Çağ Avrupa’sının güçlü devleti olan Karolenj İmparatorluğu geniş tarım alanlarının bulunduğu Fransa, Almanya, Kuzey İtalya, Hollanda ve Belçika’ya yayılmıştı.

Ancak aynı devlet coğrafi bir engel olan Pirene Dağlarını aşamadığı için Fransa’dan İspanya’ya geçemedi. Bununla birlikte İspanya üzerinden Avrupa içlerine doğru ilerleyen Müslüman Arapları da yine bu doğal engel yardımıyla durdurabildi. İmparatorluk Akdeniz dünyası ile bağlantısını Alp Dağları üzerindeki vadiler ve geçitler üzerinden kuruyordu.

Kuzeyde ise benzer bir görevi haliçler ve nehirler yerine getiriyordu. Durgun akan nehirler denizin iç bölgelere doğru sokulmasına izin vererek ulaşımı kolaylaştırıyordu. Kuzeydeki denizci kavimlerin Avrupa’nın geri kalanıyla ilişkisi ilk zamanlarda yağma şeklinde olduysa da bu durum yerini giderek düzenli ticarete bıraktı.

Baltık Denizi’nden çıkan ringa balığının yanı sıra kereste, katran, hayvansal yağlar, kürk, deri, bal, bal mumu, yün ve kehribar kuzey kavimlerinin Karolenj İmparatorluğu topraklarına taşıdığı başlıca mallardı. Bunların karşılığı ise genellikle altın, gümüş ve ipekti.

Tarımın, av hayvanlarının, jeopolitik konumun ve ulaşımın yanı sıra Orta Çağ’da coğrafi yapının devletlere sunduğu bir diğer imkân ticaret alanında kendisini gösterdi. Bu dönemde Kutsal Roma Germen İmparatorluğu’nun Kuzey Akdeniz’in kuzey kıyılarından çekilmesi en fazla Venedik’in işine yaradı. Dağlar ile deniz arasına sıkışmış olan bu kıyı kenti başka bir geçim imkânı olmadığından deniz ticaretine yöneldi.

Venedikli tüccarlar, Balkan ülkelerinden gelen demiri ve keresteyi bunlara en fazla ihtiyacı olan Mısır ve Suriye’nin kıyılarına taşıdılar. Dönüşte de Baharat Yolu ile Doğu Akdeniz kıyılarına taşınmış olan karabiber, tarçın, karanfil, şeker kamışı, Hindistan cevizi gibi değerli malları Bizans limanlarına ve Avrupa’ya getirdiler. Böylece Akdeniz ticaretini ele geçirdiler.

Orta Çağ’da coğrafi konumunun yardımıyla güç kazanan İtalyan şehirlerinden bir diğeri Cenova oldu. Burası Hollanda, Belçika ve Kuzey Fransa’da dokunan kumaşları Doğu ülkelerine ihraç edilmek üzere Akdeniz’e ulaştıracak en kısa yolun son durağıydı. Coğrafi özellikler, başka Avrupa ülkelerinde de siyasi güç ve geçim tarzı üzerinde etkili oldu.

İngiltere’de krallık gelirlerinin büyük bölümü koyun yetiştiriciliğinden sağlanıyordu. Almanya ve Rusya’da buğday yetiştiriciliği, Fransa’da bağcılık ve kumaş endüstrisinde kullanılan çivit otu üretimi coğrafi şartların bu ülkelere sağladığı kazanımlardı. Fransa ayrıca stratejik bir ürün olan tuz madenine sahip olmanın üstünlüğünü elinde tutuyordu.

b. Soy Dayanışması

Orta Çağ devletlerinin maddi güç unsurlarından biri soy dayanışmasıydı. Bu çağda ortaya çıkan İslamiyet, ırka dayalı Yahudilik ve mezhep aidiyetinin öne çıktığı Hristiyanlık dinlerine göre daha evrensel özellikler taşıyordu. İslamiyet’in ırk ayrımını reddeden eşitlikçi yaklaşımı onu kolayca benimsenen bir din hâline getirmişti. Bu sonucun ortaya çıkmasında İslam devletinde dinî ve siyasi iktidarı simgeleyen halifeliğin ilk zamanlarda belli bir soya ait olmamasının da rolü olmuştu.

İslam devletindeki yönetim anlayışı Emevi ailesinin işbaşına gelmesiyle birlikte değişti. Bu tarihten itibaren halifelik babadan oğula geçen bir saltanata dönüşürken devlet yönetiminde soy dayanışması öne çıktı. Emeviler devlet görevlerini başta kendi soylarından gelenler olmak üzere Araplara verdiler.

Arap olmayanları ise dışlayıp mevali (köle) olarak adlandırdılar. İslam dünyasında meşruiyetini soya dayandıran bir diğer devlet Fâtımiler oldu. X. yüzyıl başlarında Kuzey Afrika’da ortaya çıkan Fâtımi Halifeliği’nin kurucuları soylarını Hz. Muhammed’in kızı Hz. Fatıma’ya dayandırdılar.

Fâtımiler Şiilikte var olan “Mehdi’nin Fâtımi ailesinden geleceği” inancı nedeniyle halifelerine mehdi (kurtarıcı) unvanı verdiler. Soy dayanışması Orta Çağ Avrupa’sındaki devletler için önemliydi. Yönetime hâkim olan hanedanlar kendi soylarından gelen insanları ayrıcalıklı bir yere koyarken onların dışında kalan toplulukları kendileriyle eşit tutmuyorlardı.

Avrupa’da hâkim olan soy birliği anlayışına zamanla din birliği de eklenmiş ve Hristiyan olmayanlar dinsiz olarak görülmüştü. Soy birliği Sasanilerde yalnız hükümdarlık için değil, eyalet yöneticiliğinde de belirleyici unsurdu. Eyalet valileri genellikle asil kabul edilen ailelerden seçilirdi. Bu devlette yüksek makamlar babadan oğula geçer ve tek bir aile içinde nesiller boyunca devam ederdi.

c. Silahlı Güç

İlk Çağ’da olduğu gibi Orta Çağ’da da devletler silahlı bir güce dayanarak kurulmuştur. Bu duruma verilebilecek en tipik örneklerden biri Moğol İmparatorluğu’nun ortaya çıkışıdır. Büyük Hun Devleti hükümdarı Mete Han’ın kurduğu onlu sistemi örnek alarak teşkilatlanan Moğol ordusu; at üzerinde ok kullanabilen, hareketli, hafif süvarilerden meydana geliyordu.

Disiplinli ve çok iyi eğitim görmüş bu askerler ok, yay, mızrak ve pala kullanırlardı. Oklarının uçları kalın zırhları delebilecek şekilde tasarlanmıştı. Moğollar ordu dizilişleri, silahları ve savaş taktikleriyle Orta Çağ’ın en korkulan askerî güçlerinden biri olmuşlardı.

Silahlı güçleriyle etrafa korku salan bir başka Orta Çağ topluluğu Vikingler idi. İskandinavya’da yaşayan Vikinglerin en güçlü silahı yüksek manevra yeteneğine sahip olan gemileriydi. Vikingler, savaşçılarını ve atlarını istedikleri kıyıya çıkararak düşmanlarına sürpriz saldırılarda bulunurlardı.

Silah olarak genellikle balta ve kalkan kullanan bu Kuzey Avrupa topluluğu; savaşçılığı sayesinde İsveç, Norveç, Danimarka ve İzlanda’ya hâkim olmuşlardı. Orta Çağ’ın güçlü devletlerinden biri olan Bizans İmparatorluğu’nda ordu eski Roma ordusu esas alınarak kurulmuştu.

Ordunun başkomutanı imparatordu. Bizans ordusu yayalar ve süvariler olmak üzere iki kısımdan meydana geliyordu. Süvariler imparatorun toprak verdiği kimseler tarafından yetiştirilen, kendileri ve atları zırhlı seçkin askerlerdi. Yaya birlikleri ise çeşitli Avrupa ülkelerinde, Yakın Doğu ve Kuzey Afrika’dan getirilen ücretli savaşçılardan oluşuyordu. Bizans ordusunun en etkili silahı suda bile yanıcı özelliğe sahip Rum ateşi (Grejuva) idi.

Ege Denizi ve Akdeniz’e kıyısı olan Bizans için deniz kuvvetleri de önemliydi. Bizans donanması VIII. yüzyılın ortalarına kadar Akdeniz’in en büyük deniz gücü iken sonraki dönemde bu unvanını İslam donanmasına bıraktı. Sasanilerde Şehinşah denilen hükümdar, devlet yönetimine olduğu gibi savaşa da fiilen katılarak ülke içindeki meşruiyetini pekiştiriyordu.

Süvariler ve piyadeler olarak iki ana gruptan oluşan Sasani ordusunda süvariler İran’ın soylu ailelerinden seçilirdi. Orduda halk arasından seçilerek yetiştirilen piyadelerin yanı sıra vassalların gönderdikleri birlikler ve çeşitli milletlerden gelen ücretli askerler de görev yapardı. Ordu birlikleri Türkler ve Moğollarda olduğu gibi onluk sisteme göre düzenlenmişti. Sasani ordusunun en etkili kısmını oluşturan savaş filleri kazanılan zaferlerde önemli rol oynardı.

ç. Güç Paylaşımı ve Yönetim Organizasyonu

Orta Çağ’ın ilk yüzyıllarında Avrupa’da Germen kavimleri tarafından çok sayıda krallık kuruldu. Bu krallıklar zaman içinde Kutsal Roma Germen İmparatorluğu tarafından bir çatı altında toplandı. İmparatorluğun kurucuları, çevrelerindeki krallara ve beylere askerî hizmet karşılığında toprak verme uygulamasını başlattılar.

Böylece kont, lord, dük, baron gibi unvanlar taşıyan toprak sahiplerinden oluşan soylular sınıfının doğmasına ortam hazırladılar. Avrupa’da merkezî otoritenin zayıfladığı, güvensizliğin arttığı, kent yaşamının ve ticaretin gerilediği dönemlerde soylular öne çıktılar. Yetiştirdikleri şövalyelerin ve köylülerin yardımıyla bulundukları yerlerin güvenliğini sağladılar.

Bu amaçla korunaklı şatolar yaptılar ve böylece istilalara karşı arazilerini koruma kaygısı içinde bulunan çevredeki diğer toprak sahiplerini yanlarına çektiler. Bir yandan da kraldan kendi adlarına vergi ve asker toplama, yargılama yapma gibi siyasi yetkiler alarak güçlerini arttırdılar. Böylece IX. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın hâkim yönetim anlayışı hâline gelecek olan feodalitenin temellerini attılar.

Feodal düzende ülkelerin sosyal, siyasal, askerî, ekonomik ve hukuki düzenini belirleyen temel unsur toprak idi. Toprak sahipleri aynı zamanda siyasi gücün de sahibiydi. Feodalitede siyasi yönetim organizasyonunun en tepesinde mutlak egemenliğe sahip olmayan, yetkileri sınırlı bir kral oturuyordu. Kralın altında genel olarak senyör adıyla anılan kontlar, onların da altında daha az toprağa sahip olan dükler vardı. Feodal toplumun en alt katmanını köylüler oluşturuyordu.

Feodalitede, koruma altına girene vassal, korumayı kabul eden senyöre süzeren denirdi. Tarafların İncil üzerine yemin ederek başlattıkları bu ilişki iki özgür insanın kendi iradeleriyle yaptıkları bir tür sözleşmeyle kuruluyordu. Karşılıklı yükümlülükleri içeren feodal ilişkide vassal, üstündeki kişiye vergi öderdi. Ayrıca yılın belli zamanlarında askerleriyle birlikte onun yanında savaşa katılırdı.

Bu hizmetine karşılık kont da vassalına mülkiyet güvencesi verir ve onu diğer senyörlere karşı korurdu. Feodalite bireyin bir başka bireye tabi olması esasına dayanıyordu. Bu düzende kral dâhil hiç kimse tam yetkili değildi. Kont nasıl kralın adamıysa dük de kontun adamıydı ve bütün önemli kararları birlikte alırlardı. Bundan dolayı kral iktidarını korumak için soylularla iyi geçinmek ve onların isteklerini kabul etmek zorundaydı.

Örneğin 1215’te İngiliz Kralı Yurtsuz John (Con), ülkesindeki feodal beylerin isteğiyle Magna Carta’yı ilan ederek yetkilerini sınırlandırmak durumunda kalmıştı. Büyük toprak sahipleri İngiltere gibi Almanya’da da etkiliydi ve kralları onlar seçiyordu. Feodalitenin güçlü kurumlarından biri kiliseydi. Dönemin hâkim anlayışına göre tanrı yeryüzünde sağlamak istediği düzeni senyörler eliyle kurmuştu.

Bu nedenle senyörler, din adamlarına toprak bağışları yaparak kiliseye bağlı halk ile manevi bir bağ kurmaya önem veriyorlardı. Böylece kiliseyi feodal düzenin doğal bir müttefiki hâline getirerek iktidarlarını devam ettirmeye çalışıyorlardı. Orta Çağ’da Avrupa ülkelerinde feodalizm yaşanırken İran ve diğer Asya ülkelerinin pek çoğunda merkezî mutlak yönetimler hüküm sürüyordu.

İç Asya’da kurulan Kök Türkler ve Uygurlarda ülkenin tek hâkimi kağan idi. Önemli devlet meseleleri boy beylerinin katıldığı kurultayda görüşülse de karar verme yetkisi kağandaydı. Bununla birlikte kağan Türk töresine aykırı kararlar veremez ve keyfî davranamazdı. Töre hükümleri gereğince kağan halkın güvenliğini ve refahını sağlamak, adaleti dağıtmak ve orduya komuta etmekle görevliydi.

Türk devletlerinde kağanın eşi olan hatun da yönetimde söz sahibiydi. İran’daki Sasani Devleti’nde kast sistemine benzer bir toplum yapısı vardı. Aristokratlar, rahipler, kâtipler, orta boy toprak sahipleri, köylüler ve köleler toplumsal sınıfların başlıcalarıydı. Bu yapı içinde alt sınıftan birinin yukarı bir sınıfa geçmesi imkânsızdı. Sasanilerde devlet yönetiminde son sözü söyleme yetkisi kralındı.

Bununla birlikte krallar hanedan üyelerinden ve aristokratik ailelerin temsilcilerinden oluşan bir devlet konseyinin tavsiyeleriyle hareket ederdi. Eyaletleri yöneten valiler, komutanlar ve yüksek rütbeli devlet görevlileri yedi büyük aileden oluşan aristokratlar sınıfından çıkardı.

Tarih Bilimi Ders Notları

YAZAR BİLGİSİ
Recep Bayoğlu
Hayatını internete adamış biri olarak, hedefim bilgiyi ulaşılabilir hale getirmektir. Bu amaca istinaden her türlü bilgi paylaşımını KonuAnlatimi.Net üzerinde yapıyorum. Umarım içeriklerim tüm ziyaretçilerim için faydalı olur.
Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
0
Düşünceleriniz önemli, lütfen yorum yapın.x
()
x